Selahattin Esim

Selahattin Esim

Yeni Anayasa ve Başkanlık Sistemi

| 0 comments

Anayasa Hukuku ve Yüksek Yargı Üzerine yaptığım araştırmada elde ettiğim birkaç önemli bilgiyi sizlerle paylaşmak isterim.

Avrupa’da birçok ülkenin Anayasasında vatandaşların temel hak ve hürriyetleri öncelikli olarak belirtilir ve ondan sonra millet kavramı üzerinde durulur.

Örneğin Fransa, yönetimde yarı-başkanlık sisteminin uygulandığı üniter bir devlettir. Ülkenin başlıca ilke ve ülküleri İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi’nde açıklanmıştır.

Fransa’nın tek resmî dili Fransızcadır ancak ülkede pek çok yerel dil, lehçe ve azınlık dili de yaygın olarak konuşulur. Bu dilleri konuşanlar çoğunlukla Fransızcayı da akıcı biçimde konuşan iki-dilli kimselerdir.
Üniter devlet (Etat unitaire, unitary state)”e, “tek devlet” veya “basit devlet (Etat simple)” de denir. Danimarka, Fransa, İngiltere, İrlanda, İspanya, İsrail, İtalya, İzlanda, Hollanda, Japonya, Lüksemburg, Norveç, Portekiz, Yunanistan, Türkiye gibi devletler birer üniter devlettir.


Üniter devlet, devletin, ülke, millet ve egemenlik unsurları ve keza yasama, yürütme ve yargı organları bakımından teklik özelliği gösteren devlet şeklidir. Üniter devlet, devletin unsurlarında veorganlarında teklik özelliğiyle tanımlanmıştır.

Üniter devlette tek yasama organı vardır. Ülkenin bütünü için geçerli kanunlar, merkezde bulunan tek bir yasama organı tarafından yapılır. Örneğin Türkiye’de tek yasama organı Ankara’da bulunan TBMM’dir.
Diğer yandan üniter devlette, millet unsuru da tek ve bölünmez bir bütündür. Milleti teşkil eden insanların millet unsurunu oluşturmalarında din, dil, etnik grup vb. bakımlardan ayrım yapılamaz. Üniter devlette “toplum”lar veya “cemaatler” temelinde egemenlik yetkilerinin kullanılmasında farklılık yaratılamaz. Üniter devletin yargı organı da üniter niteliktedir. Şüphesiz yargı organı üniter devletlerde de mahiyeti gereği birçok mahkemeden oluşur. Ancak, ülkenin her yerinde aynı tür mahkemeler vardır ve bunların üst mahkemeleri aynıdır. Bir üniter devlette, birden fazla ceza mahkemesi, birden fazla idare mahkemesi olabilir; ama iki tane Yargıtay, iki tane Danıştay olmaz.

Bizde veya Almanya’da olduğu gibi(Bundesverfassungsgericht (Almanya Federal Anayasa Mahkemesi Anayasa’ya göre 1951’de kurulmuş en yüksek dereceli Almanya Federal Mahkemesi’dir) bir Anayasa Mahkemesinin olması örneğin Hollanda’da kabul edilmemiştir. Nitekim Hollanda ve İngiltere, anayasa yargısı olmadan da devletin sınırlanmasına ve birey haklarının güvence altında olmasına dayanan sistemler geliştirmenin mümkün olduğunu göstermektedir.
Bizde anayasa geleneği Fransa’dan alınmıştır. Fakat İngiltere’de Anayasa yerine Osmanlı’da olduğu gibi gelenekler var.

Osmanlı’da da yazılı bir anayasa 1876’ya kadar yok fakat uygulamada gelenek ve törelerden oluşan prensipler mevcuttu ve o prensipler anayasa yerine geçiyordu. Fatih Sultan Mehmet’in Kanunnameleri çok önemlidir ve bir bakıma Anayasa mahiyetindedir. Bunun Kanuni döneminde de devam ettiğini ve mükemmeliyet kazandığı hakkında değerli tarihçi Halil İnalcık’ın Devlet-i Aliyye adlı kitabında geniş açıklamalar bulabilirsiniz. Cumhuriyet ile beraber Anayasa ile yepyeni bir toplum kurmak hevesi doğdu. Fiilen hakimiyeti elinde tutan grupların görüşleri Anayasa olarak ortaya çıktı.
Osmanlı’da kanunlara karşı büyük bir hürmet vardı. Sonradan bu bozulmaya yüz tutmuş olabilir o ayrı bir konu. Ama büyük bir gelenek vardı. Türkiye’de de bu gelenek bir yere kadar var. Kanunlara ve kanunun üstünlüğüne inanç devam etmiştir. Bir Azerbeycan seyahatimde bana Azeri dostumun söylediği gibi “Siz kanunlara hürmetlisiniz, bizde ise bunun daha inkişaf etmesi gerekir, büyük devlet böyle olunur” sözleri bunu tasdik ediyordu. Yani Kanun Fikri’ni kültürün bir parçası haline getirmek lazım. Buna Anayasa da giriyor. O zaman bir Anayasa yaşar. Dışarıdan ya da yukarıdan küçük bir elit grup tarafından empoze edilmişse halk bunu kolay kolay benimsemez ve istenilen netice alınamaz.

Nitekim bugünkü Türkiye’de başta Anayasa Mahkemesi olmak üzere yüksek yargı organları vatandaşlara bireysel haklarına ait güvenceyi vermekten çok, esas olarak, “kurulu düzen”i ve onun ideolojisini tahkim etmeye hizmet etmektedir. Özellikle yüksek yargı “adalet dağıtan” bir merci olmaktan çok, demokratik siyaset üzerindeki bir vesayet organı gibi işlev görmektedir.

Bizde Anayasalar daima küçük bir grup tarafından yapılmıştır ve o şekliyle topluma empoze ettirilmiştir. Türkiyede yapılan Anayasaları sıralarsak:

  • Belçika’yı örnek alan 1876 Anayasası ,
  • 1921 yılında 23 maddeden oluşanTeşkilat-ı Esasi(23 maddeden oluşur ve 1. Maddesi ” Madde 1- Hakimiyet bilâ kaydü şart milletindir. İdare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir” diye başlar. Yani Hakimiyet Kayıtsız Şartsız Milletindir” ibaresi ile demokratik bir esas üzerine kurulmuştur
  • 1924 Anayasası Cumhuriyet Halk Partisi’nin tasavvurunu ettiği Türkiye’nin temellerini atacak bir anayasa olmuştur.
  • 1961 Anayasası yine CHP’nin hâkim olduğu bir zümre tarafından yapılmıştır.
  • Bugün büyük çoğunluğu ile de hala yürürlükte olan 1982 Anayasası da bir askeri darbe dönemi ile beraber gelmiştir. Bu anayasayı hazırlayan elit grup dünyadaki tüm Anayasaları incelediğini ve hepsinin en güzel taraflarını aldıklarını belirtmiştir.

Bütün bu anayasalara baktığımız zaman Türkiye için bir Anayasa’da aradığımız özellikleri yansıtmadığı ve halkın isteklerini kapsamadığı ortaya çıkmaktadır. Bence Türkiye’nin dışardan empoze edilmiş bir Anayasa’ya ihtiyacı yoktur . En güncel Anayasa ise halkın beklentilerini tam olarak karşılamadığı için ikide birde yamanan bohçaya ve halkın ülkeyi yönetmek için vekalet verdiği Siyasiler ile Yüksek Yargı arasında ülkeyi krize dahi götürecek gerginliklere dönmüştür. Gelişmiş ülkelerde ise Anayasalar çok uzun yıllar için yapılmıştır ve bu ufak değişikliklerle korunmuştur, çünkü özünde büyük mücadeleler sonucunda oluşan toplumsal mutabakat vardır.

Yeni Anayasaya neden ihtiyaç var?

Uzun yıllar STK’ larda yapmış olduğumuz görevlerde ve iş hayatımızda ülkenin dört bir yanını gezerken benim kendi görüşüme göre edindiğim tecrübelerime göre ülkemizde Yeni Anayasa ihtiyacını tetikleyen konuları sıralamaya çalışayım:

  •  Daha demokratik bir anayasa özlemi.
  •   Halkın otoritesi demek olan demokrasi sisteminin Türkiye’de tam olarak kurumsallaşması. Vatandaşların devlet karşısında hak ve hukukunu savunurken sürekli olarak keyfiyete dayanan prosedürlerle eziyet çektirilmesine son verilmesi.
  • Toplumun en çok rahatsızlık hissettiği konulardan biri olan birey haklarının güvence altına alınmamış olmasıdır. Bu konuda yakın tarihimizde bile sorgulanması gereken darbeler sonrası insan haklarına aykırı binlerce örnek mevcuttur, bu konulardan bahsetmek bile insana utanç vermektedir.  Son olarak 28 şubat sürecinde bunu canlı olarak bizler yaşadık. Bu ülkeye hizmet heyecanı yaşayan insanların önüne ne tür tezgahların çıkartıldığı son yıllarda herkesin fikrini beyan edebileceği bir ortam oluşunca açıklığa kavuştu. Türk halkı düşüncelerini, eleştirilerini özgürce belirtebileceği, kişisel hak ve hürriyetlerinin güvence altına alındığı bir Anayasa talep ediyor. Özellikle genç insanların siyasete sıcak bakabilmelerinin yolu da bu hak ve hukukların yeni Anayasa’da güvence altına alınmasından geçiyor.
  • Ülkeyi yöneten Siyasilerin hızlı karar alma ve ülkeyi hak ettiği refah düzeyine getirme çabaları sürekli olarak bürokratlar ve kendini siyasetin üzerinde gören yargı sistemine takılıp ülkeye zaman kaybettiriyor.
  • Adil ve hızlı bir yargı sistemi. Vatandaş adalet mekanizmasının çöktüğü ve bu yüzden geciktiği bir ülkede geç gelen adaletin çok zararını gördüğü için hızlı yargılama süreci talep ediyor.  Örneğin delil yetersizliğinden vatandaşın 3 yıl tutuklu kalıp hakkında yeterince delil bulunmadıktan sonra salıverilmesi sonunda gördüğü zararın tazmin edilmesi gerekirken bu yapılmadığı gibi tutukluluk süresince toplum içinde en önemli sermayeniz olan itibarınızı kaybetmekle karşı karşıya bırakılıyorsunuz, bunun bir bedeli olmalıdır. Aynı süreç devlete onurlu bir şekilde hizmet vermiş insanlar içinde geçerlidir. Delil yoksa ve suç kanıtlanamıyorsa tutukluluk hali devam etmemelidir.
  • Parlamenter sistemde işbirliği ve milli meselelerde mutabakat sağlanamayışı. Toplum olarak stratejimiz hep kilitlemek, yok etmek, kısıtlamak üzerine kurulu olduğu için milli konularda bile mutabakat sağlama yeteneğine sahip değiliz parlamentoda çözüm üretemiyoruz. 2007 yılındaki Cumhurbaşkanlığı seçiminde 367 oyunun şart koşulması olayında bunu toplum olarak bir kez daha yaşadık.
  • Yeni Anayasada ülkemizde farklı din ve mezhebe bağlı tüm insanların kardeşçe yaşamaya devam edeceği, insana insan olduğu için değer veren bir sistemin tanımlanması .
  • Yolsuzluk,yoksulluk ve yasaklara karşı savaşan bir hukuk sistemi arayışı.
  • Toplumda eşitlik haklarının korunması

Sıraladığımız bu beklentilerin aslında siyasiler tarafından çok iyi analiz edildiğine işaret eden uygulamalar aslında ülkemizde hayata geçirilmeye çalışılıyor.

Cumhurbaşkanı seçimlerinde parlamentoda yaşanan kısır döngüleri bertaraf etmek için ortaya çözüm olarak atılan halkın Cumhurbaşkanını seçmesi, Bakanların altında bürokrasinin dışından atanan Bakan Yardımcılarının devreye sokulması, Yargı sisteminin hızlanması işine el atılması, tutukluluk sürecinin azaltılması girişimleri  adım adım ülkeyi daha güçlü konuma getirecek bir sisteme doğru yol aldığımızın ön işaretleridir. Yeni Anayasa tartışılırken ülkenin önünü açacağı düşünülen icra yetkileri ile donatılmış fakat sınırları çok iyi çizilmiş bir Başkanlık sisteminin nasıl devreye sokulacağının da tartışılması ve ülkeye uygun fikirlerin oluşmasına çalışılmalıdır.

AB Siyasi kriterlerinde dahi bu tür düzenlemelerin yapılması gerektiği aşağıdaki şekilde belirtilmiştir:
“Türk Hükümeti, siyasî, idarî ve yargı reformlarına ilişkin çalışmalarını 2001 yılında hızlandıracak ve önerilerini mümkün olan en kısa zamanda TBMM’ye sunacaktır. Bu bağlamda amaç, özgürlükçü, katılımcı, güvenceli, devlet organları arasında görev ve yetkileri dengeleyen, hukuk devleti ilkesini üstün kılan Anayasa ve yasa hükümlerinin, Türkiye’nin uluslararası taahhütleri ile AB standartları temelinde daha da geliştirilmesidir. Demokrasi ve insan hakları alanlarındaki reform sürecinde, öncelikle Anayasa gözden geçirilecektir. Anayasa değişiklikleri, yasal düzenlemelerin de çerçevesini belirleyecektir.”

Sözkonusu reformlar bağlamında, Türkiye Büyük Millet Meclisi esasen önemli bir çalışma içindedir. Partilerarası Anayasa Uyum Komisyonu, halen Anayasa’da yapılabilecek değişiklikler üzerinde çalışmaktadır.

Başkanlık Sistemi Dünyada Nasıl Çalışıyor?

Mevcut Anayasa ihtiyaçları karşılamıyorsa ve ülkede icraatın önünü kesiyorsa Başkanlık sistemi acaba bir çözüm olabilirmi? Başkanlık sisteminin nasıl çalıştığına burada biraz değinmemiz gerekiyor. Başkanlık sistemi denince hemen akla dünyadaki tek somut ve başarılı örnek olan Amerikan Başkanlık sistemi geliyor. Latin Amerika ülkelerinde başkanlık sistemi denenmiş ancak verim alınamamıştır.Bu sistemi hala ağır aksak olsada uygulayan latin amerika ülkeleri bulunmaktadır.

ABD’de bu sistemin işlevsel olarak uygulanmasının nedeni ise ABD nin özel bir konuma sahip olmasıdır. Aslında bu sistem büyük bir aristokratlar topluluğu tarafından ayakta tutuluyor ve babadan oğula geçerek sürekliliğini koruyor. Aşağı yukarı yüz yıllık bir süreçten geçip bu konuma ulaşmış bir sistem. Türkiye’de ise Başkanlık sisteminde başa geçen liderler sistemi diktatörlüğe çevirebilirlermi veya güçlerine güç katıp tek adam olunca nasıl bir yönetim tarzı gösterirler diye herkesin içinde bir endişe bulunuyor. İkinci bir endişe uyandırıcı konu ise ABD Başkanlık sisteminin doğru çalışmasında en önemli yeri tutan eyalet sisteminin Türkiye’yi federatif eyaletlere bölebileceği ve ülkeyi dönülmesi zor bir yola sokacağır.
Başkanlık sisteminde devlet başkanı aynı zamanda hükümet başkanıdır ve yardımcılarını sadece kendisi seçmektedir. Sadece Kabine’yi değil, Başkan, adli, idari, askeri üst düzey bürokratların da tayininde söz sahibi olması çok büyük bir gücün elinde olması demek . Göreve gelince hepsini değiştirebiliyor. Bunlardan yalnız mahkeme üyeleri müstesna olmak üzere, diğerlerinin azli de Senato’nun onayıyla Başkan’a ait. Yasamanın yürütmeyi fesih yetkisi yoktur.

ABD ‘de sadece 2 tane siyasal parti vardır, cumhuriyetçiler ve demokratlar.Bu kadar az sayıda parti olmasına rağmen parti içi demokrasi anlayışı hakim olduğu için iktidarın meclislerde denetlenmesi sağlanmış olmakta , hem de siyasi istikrar sağlanmaktadır.ABD de devlet başkanı yasamanın içinden değil, bağımsız olarak halk oyuyla çıkmaktadır.Devlet başkanının liderliğinde kurulan hükümet sadece partiler tarafından değil, basın tarafından da denetlenmektedir.Aynı zamanda yasama ve yürütme ayrı ayrı seçimlerle gelmektedir.

Başkanlık rejiminin, ABD’de, başarıya ulaşmasının birçok sebebi var. Bunlardan en önemlisi, Başkan’ın otoritesini dengeleyen federatif yapı. Her eyaletin ayrı bir hükûmeti ve onun başında seçilmiş bir valisi mevcut. ABD, yerel otoritelerin ağırlık kazandığı bir siyasi mekanizmaya sahip. Ayrıca, bizde olduğu gibi parti disiplini mevcut değil. Her parlamenter dilediği gibi oy kullanabiliyor. Milletvekilleri ya da Senatörler, kendilerini, Başkan’ın iki dudağı arasında hissetmiyor. Tabii bir de, ABD’nin kuruluş felsefesi bizimkinden çok farklı. Bunun için, 1787 Amerikan İstiklâl Beyannamesi’ne bakmak yeterli. Vaktiyle vatanlarını bırakıp İngiltere’den Amerika’ya göç eden muhacirler, kanaat ve vicdan hürriyetinin peşinden koşuyordu. İlk 13 koloni temsilcileri, Filedelfiya’da buluşup, Amerika Birleşik Devletleri’nin temellerini atmaya koyuldukları zaman, bu insanların nazarında, dünyanın en aziz nimeti hürriyetti. Amerikan İstiklâl Beyannamesi’ne göre, “Bütün insanlar eşit doğar ve vazgeçmeleri mümkün olmayan bir takım doğal haklara sahiptir. Hür yaşama ve mutlu olma, bu hakların en başında gelenidir. Bu hakları teminat altına almak için, uzlaşarak, aralarında bir hükûmet kurmuş ve bir otorite oluşturmuşlardır.”

Görüldüğü gibi, ABD’nin kurucu babalarının gözünde, devlet, insanının mutluluğunun ve özgürlüğünün korunması amacıyla vardır. Bizim dünyamızda ise, devletin bekası önemlidir. Her insan, kendisini, bu gaye uğruna feda etmeye hazır olmalıdır Özgürlükler, sık sık ülke bölünmezliği ve laik cumhuriyet açısından bir tehdit oluşturmaktadır. Türkiye’de, insan, devlet için vardır. Amerika’da ise, devlet, insanın mutluluğuna hizmet içindir; bu ülkede, hak ve hürriyet düşüncesi anayasanın temel felsefesini oluşturmuştur.

Başkanlık rejimini kabul eden ülkelerin bir çoğunda uygulamaların kısa süre içerisinde farklılaşmaya başladığı bir gerçektir. “Başkan bir kez seçildikten sonra kendini yeniden seçtirmek ve yasama seçimlerini denetimi altına almak için bütün araçları elinde tutar. Sadece devrim veya darbe, bir adamın iktidarının ortaya çıkışına son verebilir.”

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra sömürgeden çıkan birçok Afrika ve Asya devleti, yürütme için en elverişli parlamenter teknikleri, çoğu zaman genel oyla seçilen Başkanın tasarrufuna sundular. Bununla birlikte tek-parti ya da hâkim partilerin ortaya çıkışı, genel oyun manipüle edilmesi, kayırmacılık, iktidarın ömür boyu devlet başkanları lehine hiyerarşize edilmesinin önlenmesini başarısız kıldı. Arap Baharı diye adlandırılan çöküşler halkın isteklerine kulağını tıkamış elde edilen güçle kendisini ve çevresini inanılmaz servetlere boğmuş diktatörlerin iktidardan kanlı bir şekilde düşmeleri ile sonlandı.
Devlet başkanının keyfiliğine karşı bir çözüm olarak, Latin Amerika anayasaları, başkanın yetkilerini yeniden seçilmesini yasaklama şeklinde zaman yönünden sınırlandırırlar. Fakat süreye ilişkin bu kayıt birçok darbenin kaynağını oluşturmuştur. Kısacası, fren ve karşı-güç mekanizmaları Amerikan başkanlık rejiminin pratikte denge koşullarını kurar. Bunların bir araya gelmeyişi ve etkililiğinin sağlanamayışı nedeniyle başkanlık rejimini kurma girişimleri, doğasından uzaklaşmış yönetimlere yol açar. ABD’de federasyon ile devletler arasındaki düşey erkler ayrılığı, partilerin disiplinsizliği (merkezden alınan kararlara uymama), kalıcı bir çoğunluğun, tek bir adamın ya da partinin hâkimiyetini önler.
Başkanlık Sistemine Türkiye’de ihtiyaç varmı?

Türkiye’de çok başarılı olmuş ve ülkeyi birçok yönden ileri götürmüş icracı Başbakanların önlerinde yürütme yetkisi olmayan bir sonraki mevki Cumhurbaşkanlığı makamıdır. Güçlü liderlerin elde etmiş oldukları tecrübe ile icraatlara yön verme ve ülkenin önünü açacak projelerde Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturduktan sonra çok fazla müdahale etme yetkisine sahip olmamaları onları rahatsız ve mutsuz etmektedir. Nitekim rahmetli Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın eğer ömrü yetseydi bir parti kurup Cumhurbaşkanlığı görevi bittikten sonra tekrar siyasete girmek için strateji geliştirdiğini sonraları tüm Türkiye öğrenmişti.

Özellikle bürokrasinin Siyasilerin önünde bir defans gibi durduğu ve ülkeye hizmet için çabalayan hükümetlere direnç gösterdiği Başbakan tarafından bile çok kez telafuz edilmiş bir gerçek olarak önümüzde duruyor. İş yapmayan bürokratın hiçbir risk almadığı ve bundan dolayı hata yapmadığı için terfi ettiği yani ödüllendirildiği bir ülkede yaşıyoruz. Topu sürekli taca atan ve bu konuda yıllar içerisinde uzmanlaşmış başarılı bürokratların sörf stratejisini kullanarak birçok projeyi lanse ettikten sonra başlangıçta belli bir yere kadar ivme kazandırdıkları ve sonra işin peşini bırakıp diğer bir projenin başlangıcına geçtikleri önemli bir veridir. Bu şekilde birçok projeyi zamanında bitiremezsiniz ama sürekli göze batan projeleri başlatan bürokrat olarak her yerde adınız geçer, başarılı gözükürsünüz. İşin temelinde bürokratın da hiçbir projenin bitmeyeceğini beyninde ve gönlünde kabullenmesi aslında son yıllarda atılan önemli adımlarla bir nebze olsun kırılmıştır. Hükümetlerin ülkenin kalkınma ve gelişme hızına ayak uydurmak istemeyen veya uyduramayan bu bürokratlarla çalışma zorunluluğu siyasilerin önünde büyük bir sorun olarak durmaktadır.

Sayın Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş Hocamızın “Türkiye’yi Yükselten Yıllar” kitabında yıllarca bürokrasi içinde edinmiş olduğu tecrübelerden aktardığı aşağıdaki vurgu bugün dahi geçerliliğini canlı bir şekilde korumaktadır.

Büyük hamleler mevcut bürokrasi düzeninde gerçekleştirilmesi zor olan bir dinamizm gerektirir. Bürokraside mevcut düzende yıllarca terfi ederek gelmiş  kadrolara hiç  alışık olmadıkları  tempoda iş  buyurmak çok zordur. Bu kişiler hayatlarını  bu kurumlara bağladıkları için ortaya  çıkacak en ufak sorunda işlerini kaybetmek tehlikesi ile karşı  karşıya kalabileceklerini düşündükleri için pek risk almaları mümkün görünmemektedir.  Özel sektörden veya diğer kurumlardan gelen kişilerin böyle bir kaygısı  olmayacağı için iş bitirme kapasitelerinin yüksek olması  ve risk almaları  sebebi ile büyük hamlelere en büyük katkıyı sağlayacakları aşikardır. Böylelikle mevcut kadroların uzmanlık alanlarının sınırlı  olması  bu hamlelerin gerekliliğine ayak uydurmalarını  zorlaştırmakta ve büyük hamleler yapmaya  çalışan siyasilerin amaçlarına ulaşmaları  zorlaşmaktadır

Koşan bir Türkiye yerine bürokratların temposuna uygun yürüyen bir Türkiye karşımıza çıkmaktadır. Bu sorunun çözümü yine Başkanlık sisteminin içinde bulunmaktadır. Başkanlık Sisteminde özel sektörden atanacak kişiler devletin bu hamlelerini kolaylaştıracağı gibi her zaman dönebilecekleri bir işleri olduğundan mevcut bürokratların alamadığı riskleri alma özelliğine sahip olacaklardır.

Başkanlık sisteminde ülkenin önünü açabilecek noktaları şöyle sıralayabiliriz:

  • Daha dinamik dış siyaset
  • Daha hızlı bir yargı sistemi
  • Demokratik hak ve özgürlükler
  • Türkiyenin önüne gelen tarihi liderlik fırsatının değerlendirilmesi
  • Bürokratik engellerin aşılması
  • Özel sektörden liyakat sahibi kişilerin devlet hizmetinde görevlendirelebilmelerinin önünün daha fazla açılması
  • Yolsuzluk , yoksulluk ve yasaklar  ile daha hızlı savaşma yeteneği
  • 2 seçimden sonra bir daha seçilmeme ve dolayısı ile dinamik bir değişim
  • Başkanın iyisiyle ve kötüsüyle tüm icraatlardan sorumlu olması , bahane üretememesi
  • Ülkenin önünü açacak projelerde daha hızlı karar verebilme yeteneğinin artması
  • Ülkedeki istikrar ve güven ortamının çekeceği dış yatırım gücü
  • Seçilen Başkanın kendi kadrosunu hiçbir engelle karşılaşmadan kurabilmesi

Başkanlık sisteminin tahmin edilen dezavantajları ise şunlar olabilir:

  • Yasama ve Yürütmede farklı partilerin seçimi kazanması halinde ülkenin kilitlenmesinin mümkün olabileceği.
  •  Ülkeyi ileri götüremeyecek bir Başkanın seçilmesi durumunda elindeki yetkileri nasıl kullanacağının tahmin edilememesi.
  •  Tüm güçlü yetkileri elinde bulunduran bir Başkanın bundan feragat etmemek için herşeyi yapabileceği riskinin bulunması
  • Ülkede federatif bir eyalet anlayışı beklentisinin tetiklenmesi

Yeni Anayasa için Çözüm Önerileri

Belli bir deneyim ve birikime dayanan parlamenter rejimi terk edip Amerikan istisnası olarak nitelenen başkanlık rejimi veya Türkiye şartlarına uyarlanmış şeklini kurmak için çok iyi bir Anayasa’ya ihtiyaç var.

Yeni Anayasa’ nın ülkemizdeki her sorunu çözeceği beklentisi de  gerçekçi bir yaklaşım değildir.  Bunun ötesinde, karşılaştırmalı siyasal rejimler bağlamında konuyu ülkemizde tartışmanın yararı vardır. Asıl yapılması gereken, Türkiye’nin demokratikleşme sorununu çözmek olmalıdır. Çözümler şu ana eksenlere dayandırılabilir:

  • Parlamentonun demokratikleştirilmesi
  • Yasama organı ile yürütme organı arasında işbirliğinin sağlanması
  • Yargının bağımsızlaştırılması,karar verme sürecinin hızlandırılması ve tarafsızlaştırılması.
  • Başkanlık sistemi hakkındaki endişeleri giderici parlamenter önlemlerin alınması sınırların netleştirilmesi lazımdır. Eyalet sistemi ile özdeşleşmiş bir sistemin faydadan çok zarar getireceğinin kabul edilmesi gerekir. Başkanlık sistemi aslen ülkemizin geleneklerine uymaktadır.
  • Küçük bir elit grup tarafından hazırlanan bir Anayasa olmamalı ve halkın ihtiyaçlarına kulak veren ve toplumun katkısı ile mutabakatın sağlanması lazımdır. Şüphesiz bir Anayasa yapım sürecinde bir grubun önderlik etmesi şarttır ama o grubun kendilerinin değil mensubu olduğu milletin düşüncelerini, karakterini, kültürünü ve değerlerini yansıtması gerekir. Halkın mutabakatı sağlanmazsa Anayasa’nın ömrü geçmişte olduğu gibi yine kısa olacaktır
  • Vatandaşın bireysel haklarının korunmasını ve devlet nezdinde herkesin eşit muamele görmesini sağlayacak adli düzenlemelerin oluşturulması.
  • Vatandaşların kılık kıyafet, yaşam tarzı, engelli olmaları, düşünceleri,inançları yönünden öncelikle bir insan olarak demokratik haklarını koruyucu çözüm sunulması ve hoşgörü sisteminin altyapısının oluşturulması
  • Yolsuzluklara yönelik soruşturmalarda kimseye ayrıcalık tanınmaması ve tek adli sistemin herkese uygulanması. Buna örnek olarak yolsuzluk yapan bir memur hakkında mahkeme açılabilmesi için 4483 nolu yasaya göre bir üst kurumdan izin alınması gerekmektedir.Ülkemizde memur yargılamalarının memur olmayanlardan ayrı bir usule tabi tutulmasının, Osmanlı Devleti’nden başlayıp Cumhuriyet döneminde sürüp gelen ve dolayısı ile yüzyılı aşan bir geçmişi vardır. Günümüzde artık memurlar için ayrı bir yargılama rejimi uygulayan ülke sayısı çok azdır. Nitekim AB ülkelerinde, memurların gerek görevleri sırasında ve gerekse sebebiyle işledikleri öne sürülen suçlarla ilgili yargılanabilmelerini idari mercilerin izinlerine bağlayan bir düzenleme bulunmamaktadır.
  • Üniter devlet yapısından ödün verilmeden özgürlükler arttırılmalıdır. Eğer Türkiye federasyon olursa gücü kesinlikle azalır. Türkiye’nin gücü geniş çapta güçlü bir üniter devlet olmasından doğuyor. Federasyon Türkiye için geçerli değildir. Sovyetler de federasyondu ve ilk zaafta dağıldı gitti. Türkiye demokrasinin ilerlemesi ile çok daha da güçlenecektir. Federasyon yerine demokrasiyi kökleştirmek gerçek çözümdü
  • Yerel yönetimlere daha fazla risk alma ve kendi sorunlarını yönetebilme imkanının tanınması. Tek merkezden tüm ülkenin sorunlarını çözmeye çalışmak işi hantallaştırıp çözümün önüne bürokratik engeller koyulabilmektedir. Ayrıca yerel yönetimleri olumlu motive edecek yetkilerin verilmesi gereklidir.

Aslında Yeni Anayasa insanların gittikçe içi boşalmakta olan maneviyatlarının düzenleyicisi olmayacak. İnsanların değer yargıları, örf ve adetleri  Anayasa ile belirlenemeyeceği için öncelikle bu tür toplumsal sorunlara da çözüm üretilmesi gerekir.

Mesela İngiltere’de halen örf ve adetlerin ağır bastığı bir hukuk düzeni mevcuttur yani Magna Carta denilen ferman bu sistemin oluşmasında ve Anayasal düzene ulaşılana kadar önemli rol oynamıştır. Nedir Magna Carta diye internette bir araştırma yaptığınızda:

Magna Carta (Latince: “Büyük Ferman”) veya Magna Carta Libertatum (Latince: “Büyük Özgürlük Fermanı”), 1215 yılında imzalanmış bir İngiliz belgesidir. Günümüzdeki anayasal düzene ulaşana kadar yaşanılan tarihi sürecin en önemli basamaklarından birisidir. Aslen, Papa III. Innocent, Kral John ve baronları arasında, kralın yetkileri hususunu karara bağlamak amacıyla imzalanmıştır. Kralın bazı yetkilerinden feragat etmesini, kanunlara uygun davranmasını ve hukukun kralın arzu ve isteklerinden daha üstün olduğunu kabul etmesini zorunlu kılıyordu.

Vatandaşların özgürlüklerini belirlemekten çok, toplum güçleri arasında bir denge kuran Magna Carta, kralın sonsuz olan yetkilerini din adamları ve halk adına sınırlamıştır. Magna Carta’nın 39. maddesi, fermandaki en önemli ifadelerden biridir. Bu madde sayesinde günümüz hukuk sisteminin temelleri atılmıştır:

Özgür hiç kimse kendi benzerleri tarafından ülke kanunlarına göre yasal bir şekilde muhakeme edilip hüküm giymeden tutuklanmayacak, hapsedilmeyecek, mal ve mülkünden yoksun bırakılmayacak, kanun dışı ilan edilmeyecek, sürgün edilmeyecek veya hangi şekilde olursa olsun zarara uğratılmayacaktır.”

Yeni Anayasa ülkemizde sihirli bir değnek gibi her türlü sorunları çözecek ve her derde deva olabilecek bir kapsama sahip olamayacağı için ülkedeki ana omurgayı belirleyen bir içeriğe sahip olacaktır. Ayrıca iyi kanunlar kötü yöneticilerin elinde maskara olabileceği gibi, bazen kötü kanunlar iyi yöneticilerin elinde hiç umulmadık başarılı sonuçlar getirebilir. İşin özünde yine insanlar ve onların yorumlamaları yönlendirici olacaktır.

Tüm çalışmaların ülkemiz için hayırlı olması dileğiyle….

Bir Cevap Yazın

Required fields are marked *.